https://twitter.com/tekirdagsehri/
 
TEKİRDAĞ RESİMLERİ
MENÜ  
  Tekirdag
  Tekirdag Tarihi
  Tekirdag Tarihi Kisiler
  Ataturk ve Tekirdag
  NAMIK KEMAL
  YAHYA KEMAL BEYATLI
  Evliya Celebi ve Tekirdag
  II. Ferenc Rakoczi
  Mikes Kelemen
  Mikes Kelemen ve Tekirdag
  Tekirdag Muzesi
  Huseyin Pehlivan
  Cerkezkoy
  Corlu
  Ergene
  Hayrabolu
  Kapakli
  Malkara
  Marmara Ereglisi
  Muratli
  Saray
  Sarkoy
  Suleymanpasa
  Namik Kemal Universitesi
  Turizm
  Tekirdag Mutfak Kulturu
  Tekirdag Videolari
  Tekirdag resimleri



Mikes Kelemen ve Tekirdag


TÜRKİYE MEKTUPLARI

37. MEKTUP
Tekirdağ, 28 Mayıs 1720

           Biz artık burada ev bark sahibi, rahat insanlarız. Tekirdağ'ı öyle sevdim ki Zagon'u unutamıyorum. Sahiden ablacığım biz burada pek güzel sefalık bir yerde bulunuyoruz. Şehir epeyce büyük ve oldukça güzel deniz kıyısında latif ve ferah bir yamacın üstündedir. Avrupa'nın tam kenarında sayılırız. Burada İstanbul'a atla iki günde ferah ferah varılır, denizdense bir günlük yol. Her halde Bey için hiçbir tarafta ondan iyi bir yer bulamazlardı. İnsan ne tarafa giderse her yanı güzel kırlar, fakat boş arazi değil, çünkü burada toprağı mükemmel işliyorlar. Köylere yakın olan kırlar boş olmadığı gibi, şehrin etrafındaki topraklarda bakımlı bahçeler gibi gayet iyi işlenmiştir, hele şu sırada insan tarlalara, bağlara ve sebze bahçelerine bakmakla doyamıyor. Sırtlarda o kadar çok bağ varki, başka yerde ancak bir vilayette bu kadarı bulunur. Hem bunlara çok iyi bakıyorlar. Bağlarda pek çok meyve ağacı var, öyle ki insan buralarını meyve bahçesi sanır. Yalnız burada bağlara, bizde olduğu gibi sırık dikmiyorlar, bu yüzden asmaların çubukları yerlere sarkmakta ve yapraklar bağın toprağını örtmektedir, yaz yağmurunun az düştüğü bu sıcak yerde ise buna ihtiyaç vardır. Çünkü bu suretle toprak yaş kalır ve omcalarda kurumaz.
          Burada sebze bahçesi de pek çok  ve bunlar buranın adetine iyi işlenmiştir, ama bizimkilere benzemez.  Sonra pamuk ekimi de burada her yerden fazladır ve bunun ticareti de geniş ölçüdedir. Pamuk Torda vilayetinde yetişebilir. Fakat bizim inişli yokuşlu toprağımızda istediği sıcaklığı bulamaz. Bura kadınlarının bütün yıl işleri pamuğu ekmek, toplamak, satmak veya satmamaktan ibarettir. Mayıs'ta ekiyor ve Ekim'de topluyorlar. Her halde pamuk çok iş istiyor, fakat buralı kadınların zaten dışarıda başka işleri olmadığından onunla uğraşmaya vakit buluyorlar.
          Şehre gelince; uzunluğu genişliğinden fazla olan bu şehre burada güzel denebilir ve içinde güzel evler çok, fakat bunlar hiç de güzel görünmüyorlar, çünkü bilhassa Türkler, karılar dışarıyı görmesinler diye sokak tarafına pencere koymuyorlar. Kıskançlık ne iyi şey! Şehrin pazarı çok geniştir. Tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının her çeşidi, meyve, sebze burada ucuz, biz gelmeden önce daha ucuzmuş. Biz her ne kadar biraz pahalılığa sebep olduksa da buraya sükunet getirdiğimiz de muhakkak, çünkü, buralılar söylüyorlar, bu şimdi bizim bulunduğumuz yerlerden evvelce kadınlar ve kızlar gündüz bile geçmeye korkarlarmış, akşamları ise sokakta bulduklarını alır götürürlermiş,ne halde bıraktıklarını da artık siz düşünün. Hatta adam öldürdükleri de olurmuş ve bu işleri yapanlar da yeniçerilerle Rumlar ve Ermenilermiş. Fakat şimdi hiçbir şey duyulduğu yok, isteyen akşamdan sonra bile bir şeyden çekinmeden sokakta dolaşabilir. Vakaa biz de epeyce kalabalığız, ama en ufak bir hadise de olsa, kapımızda bulunan otuz yeniçeri, patırdı çıkarmak isteyenlerin derhal dersini verirler. Bugün artık bizim oturduğumuz yerden daha sesiz  yer olmaz. Akşamları hava güzel olduğu zaman, saat on bire kadar dışarıda bulunuruz. Ne yabancı yeniçeriye ne de Rum'a raslamayız. Bu kadar kısa zamanda bile şehre ne kadar çok faydamız dokundu, ya bundan sonra? Yalnız canımı sıkan bir şey varsa oda Bercsenyi Bey'in bize uzak oluşudur. Kendisinin buna canı sıkılmaz, çünkü ziyaretine daha seyrek gidebildiğimiz o 6 nispette az masrafa girer. Ama ne yapalım, uzak da olsa gideceğiz, başka nasıl vakit geçiririz? Onu kadınlar bile sevmiyor, fakat onlar da bizim gibi, ne yapsınlar? Her halde biz oraya angaryaya gider gibi gidiyoruz.
          Şehirden ve toprağından artık epeyce bahsettim, birazda kendi evimizdeki adetleri ve ne türlü vakit geçirdiğimizi anlatayım. Her halde bir  manastırda bile bizim beyin evindekinden fazla intizam yoktur. İşte buranın programı:
          Sabah saat beş buçukta trampet çaldığı zaman hizmetçiler kalkar ve altıya kadar hazırlanırlar, saat altıda yeniden trampet çalar o zaman bey giyinir ve küçük kiliseye giderek duada hazır bulunur, orada yemek çoktur, kırmızı keklik boz keklikten fazladır. Ava çıkmadığı zaman ise vaktini uzun yazılarıyla geçirir. Biz de vaktimizi daha iyi geçirmeyi çok isteriz, çünkü insan durmadan gezmeğe gidemez, daima kırlarda dolaşmakla da olmaz. fakat buranın adamlarıyla görüşmekte mümkün değil. Yabancı birisi burada kimsenin evine gidemez, hele Ermeniler karılarını Türklerden ziyade kıskanıyorlar. Komşum olan kadını daha görebilmiş değilim. Günde on kere kapısının önünden geçerim o da, eğer kapıda ise, benden şeytan görmüş gibi kaçar ve kapısını sürgüler. Aldırış ettiğim de yok, çünkü Ermeni karıları umumiyetle çingene karıları kadar beyazdırlar. Bura halkı ile tanışıklık kurmanın mümkün olmadığını bundan anlayabilirsiniz. Ama bundan bir şey kaybettiğimiz yok, çünkü bunların kimi kürkçü, kimi terzi, öyle üst tabakadan, bizim görüşebileceğimiz insana burada rastlanmıyor. Türklerden efendi adamlar var, ama Türkleri ziyaret etmekte insana sıkıntı veriyor. Evvela Türkçe bilmiyorum, ikincisi de insan yanına vardığında önce: Eh otur bakalım,der sonra bir çubuk tütün, bir fincan kahve verir, ağzından altı yedi söz ya çıkar ya çıkmaz, ondan sonra karşısında kimin sabrı varsa on saat susar. Bunlar sazdan sözden anlayan takımdan değiller.
Bunun için bize eğlence olarak ya öğle  veya akşam yemeğine Bercsenyi Bey'in evine gitmek kalıyor, orada hiç olmazsa küçük Suzi ile hoş beş ederiz, fakat Kompod'lu kibar bir kadın olan evin hanımına karşı insan resmi kalmak mecburiyetinde bulunuyor. O sade eski şeylerden kızlığındaki eğlencelerden konuşulmasını seviyor, siz de bilirsiniz ki benimde bunlarla hiç ilgim yoktur. Öyle bir tabiatım var ki, bir adamı, ağzımı açmadan üç saat dinleyebilirim, fakat ondan sonra ne anlattıklarım bana sorun bakalım? Anlatıkları şeylerden bir kelime bile söyleyemem, bu kibar hanımlada böyleyim, iki saat ağzımdan bir tek söz çıkmaz, gülerse ben de gülerim, ama şok defa niçin olduğunu bilmeden; o, söylediklerini büyük dikkatle dinlediğimi sanır. Halbuki eğer ben eski şeylerle vakit geçirmek istesem, Büyük İskender'in tarihini okurum, her halde o daha eskidir.
        Bu yazdıklarımdan bizi nasıl bir şehre yerleştirdiklerini, halkının nasıl olduğunu, etraf ve civarını, yaşayış tarzımızı öğrenmiş oldunuz. Fakat size kendi yaşayışımı anlatmadım. Benim adetim; saat onda yatar, gözlerimi kapatırım ve programa uygun olarak ertesi sabah beş buçuğa kadar açmam ve bu takdirde değer adeti yaz kış bırakmam. Bu mektupla saat ona kadar uzadı, artık uyuyalım, sevgili ablam. Eğer benim sık sık yazmamı istiyorsanız sıhhatinizi gözetmelisiniz, gelecek sefer daha çok veya daha az yazarım. Az kalsın yazmayı unutuyordum, menhus romatizma Efendimizi  yine rahatsız etmeye başladı.


42. MEKTUP

Tekirdağ, 20 Kasım 1721
        Bu şehirde bu kadar oturduktan sonra her halde bura halkı ve adetleri hakkında epeyce bir şeyler yazabilirim.
        Burada Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi olmak üzere dört millet bulunduğunu ve gerek kara, gerekse deniz ticaretinin ileri olduğunu evvelce yazmıştım. Bazen, hele güz mevsiminde hemen her gün şehre üç yüz kadar geldiği görülür. Arabalarla  buraya getirdiklerini ise gemilere yükleterek İstanbul'a yollarlar. Denizden buraya çok gemi gelir ve her türlü mal getirir. Nüfusa gelince; burada Türkler çoğunlukta olup sakin bir hayat sürerler, yiyip içmeleri en iyidir ve Hıristiyanlardan ayrı otururlar.
         Şehir dört kısma ayrılmıştır ve her kısmında başka bir millet oturur, birbiriyle karışmazlar. Bunun için veba salgını olduğu zaman her dört milleti de sardığı seyrek görülür. Bazen yalnız Türkler arasında olur, başka yerde görülmez. Bazen de yalnız Yahudiler, Rum veya Ermeniler arasında çıkar. Her dört milletin bir tek hakimi vardır ki o da Türk'tür. Hakim üç yılda bir değişir, bazen daha öncede değiştirirler. Her milletinde ayrı birer muhtarları vardır, bunlar sadece işleri kadı yani Türk hakimi nezdinde takip ederler. Burada kadılar memuriyetlerini para ile satın alırlarsa da çarçabuk yüklerini de tutarlar. Onun verdiği hüküm haksız da olsa yerine getirilir. Mesela şehirde bir hırsız yakalanır, kadı öyle hüküm verebilir ki, hırsız para vermekle asılmaktan kurtulur, vermezse sallandırırlar. Hem burada ne darağacı vardır, ne de cellat; adamı çarşının ortasında her hangi bir dükkanın önünde bir çiviye çakıverirler. Sokakta tuttuğu suçluyu yeniçeri, Ermeni olsun Rum veya Yahudi olsun kendi eliyle asar.
         Kadı her şeyden para alır, ev yapma izni için, cenaze kaldırmak için, evlenmek için hep para verilir. Pamuk toplamaya başlatacaksın: para, bağ bozacaksın; para, şarap satacaksın: Para, hatta yeni bir şarap fıçısı açmak için bile para. Para vermeden taze şarabı satışa çıkaramazlar. Bazen kadı'nın aklına birş ey eser; tutar bütün meyhaneleri kapattırır, yeniden açmak için para ödemek lazım. Siz diyeceksiniz ki, bunun yekunu binlere varır. Hakikaten çok para tutarsa da yine o kadar değil, çünkü cenaze için, evlenmek için, kimi beş, kimi on akçe, kimi de bir kuruş verir, herkes haline göre. Bağ bozumu, şarap satışı için izin almak isteyen, bağının şarabının azlığına veya çokluğuna göre para öder.
         Ya o Rum ne azgın millettir, onlara böyle muamele edilmeyecek olsa aralarında yabancı duramaz. Onlar Türklerden korkmasalar biz burada durabilir miyiz? Fakat sopadan korkuyorlar, çünkü en küçük bir şikayet üzerine kadı tabanını yıktırarak yüz değnek vurdurur, ne kadar zengin olursa olsun; üstelik iki yüz vurulmadığı için para verir. Rumlar, bizim aralarında yaşadığımız Ermenilerden daha ferah yaşarlar, fakat bu berikiler kadar çalışkan ve zengin değillerdir, bu da şaşılacak bir şey değildir, çünkü Ermeniler pek kötü yerler. Şimdi bu ay içinde manda keserler, etinden sucuk yaparlar öyle ki şu sırada bütün gece her tarafta et dövdükleri duyulur, uyku bile uyunmaz .
           Sucukları kuruturlar, bütün yıl onu yerler. Ermeni karıları çarşıya çıktıklarında hep siyah, astarsız bir örtü örtünürler ve çok çalışkandırlar. Kızlarını evlendirirken bir kat entari verirler, o kadar, ne para, ne başka bir şey. Bir Ermeni, düğününden sonra bir veya iki hafta karısıyla beraber yemeğe oturmaz, bunun sebebini bilmiyorum, ama beraber yatarlar. Bunlar düğün için mevsim gözetirler, en ziyade bu ayda, yani yeni şarabın kaynaması bittiği ve sucuk işi tamamlandığı sırada yaparlar. Gerek şehre gerekse düğünlere dair beyitler yazdım. Bilmem göndersem mi? Ama size gönderebilirim, başkasına gönderemem, çünkü bunlara güzel denemez. Burada hem Rum, hem de Ermeni patriği var, Yahudilere gelince; buranın Yahudi'si de başka yerin ki gibi imiş. İşte o beyitler, dikkatle okuyun:

Deniz kıyısında böyle,
Ömrümüzü geçiririz.
Onun köpürüşüne bakar,
İniltisini dinleriz.
İçinde balıklar oynaşır,
Neşe ile sıçraşırlar.
Bizse kıyıda hep böyle,
Mahzun mahzun ah ederiz.
Güneş denizden çıkarken,
Her gün yüreğimiz sızlar.
Şehir kenar bir yerdedir,
Görünüşte pek güzeldir.
İstanbul'a gideceksen,
Yirmi fersaha beş daha kat.
Hoş bir yamaca dayanır,
Etrafı bağla çevrilir.
Şehre güzel denmez ama,
Çirkin de değildir asla.
Memleketi hep dolaşsan,
Güzel şehir bulamazsın.
Ne lazımsa yaşamak için,
burada bol bol bulacaksın.
Çeşit çeşit mallar gelir,
Depolara doldurulur.
Sonra gemiye yüklenir,
Hep payı tahta gönderilir.
Kışın sabah soba yakar;
Öğleyin pencere açarsın.
Yazın gündüz sıcağı ye,
Varsa kürkün akşam giy.
Toprağı da çok iyidir,
Burada yaşamak ne hoştur.
Kışı soğuk rüzgarlıdır,
Hem de pek çok yağmurludur.
Bu şehirde oturulur,
Ama rahatlık pek yoktur.
Başka yerde ilkbaharı,
Hep sevinçle karşılarlar.
Ama burada korku vardır,
Geldiğini istemezler.
Çünkü çiçek hastalığı,
İlkbaharda çok dolaşır.
Evvel bahar pek berbattır,
Fakat sonu çok güzeldir.
Yazı sıcak, yakıcıdır,
Çayır çimen hepsi kurur.
Güzü ama pek latiftir,
Yalnız yemiş, pek tatlanmaz.
Başka söze hacet var mı,
Şarabını tat ver hükmü.
Siyah, yeşil örtü ile,
Başı, yüzü kapalıdır.
Başı ayrı sarılıdır,
Sade gözleri açıktır.
Demem kaçarsın onlardan,
Evde görecek olursan.
Orada başka giyinirler,
Sokakta gibi değil.
Ermeni Rum düğününde,
Eğlenirim sanmıyorsun.
Keman burada da çalarlar,
Kulağını tırmalarlar.
Zaten iki teli vardır,
Sesi de hem pek tatsızdır.
Sanki bir havadan başka,
Çalmasını hiç bilmezler.
Ermeni gelini götürürler.
Mumlar ile, alay ile.
Sevinçli bir nikah olur,
Kilisede güvey ile.
Ertesi gün de gelini,
Evden eve gezdirirler.
Başını iyice örterler,
İstemezler görmesini.
Eğer yardımcı olmasa,
Düşer yüzü koyun yere.
İki yandan da tutarak,
Koca karılar götürür.
Gelin durur çalım ile,
Her bir evin kapısında.
Omuruna peşkir çevre,
Atarlar armağan diye.
Haydi oradan kaldırırlar,
Götürürler başka eve.
Güvey elinde kılıçla,
Süslü püslü gider önden.
Sokak sokak dolaşılır,
Armağanlar tamamlanır.
Güvey evine gidilir,
Eğlencelere başlanır.
Düğün tam bir hafta sürer.
Üç gün sıkıntıyla geçer.
Çünkü güveye o günler,
Hiçbir şeye izin yoktur.
Yapacağı onun sade,
Kuru kuru yutkunmaktır.
Ama düğün güveyinin,
Kesesine faydalıdır.
Çünkü herkes bir şey verir,
Yarısın cebe indirir.
Dört kısımdır şehir halkı,
Türk, Ermeni, Rum,
Yahudi. Hepsininde dini ayrı,
Adetleri ayrı ayrı.
Birlik olur mu bir yerde,
Dinler böyle ayrılınca.
Hem haftanın üç gününde,
Pazar diye tatil olur.
Ne eğlence ne saz vardır,
Oturma geç böyle yerde.
Bu yerlerin gözümüze,
Böyle kötü görünmesi.
Belki yıllar yılı burada,
Oturup kalışımızdan.
Sığıntının gözü görmez,
Vatanından gayri yeri.
Ama kusur etmez isek,
Tanrı dinler duamızı.
Mukaddes şehrine yollar,
Biz sığıntı kullarını.
Orda kimse ilişemez,
Hem de bizi kovamazlar.
Orda dilencinin bile,
Kral kadar hakkı vardır.
Rabbim, biz garip kalalım,
Tek orada oturalım.

        Sevgili ablacığım, bunları size mahsus olarak yazdım, çünkü sizin mahkemenizde bunlar için ceza verilmeyeceğini biliyorum, ama başkasının elinede geçse aldırış etmem. Hoşuna gitmeyen daha iyisini yazsın Ben daha parnas dağına hiç çıkmadım. Beni ilgilendiren bir tek şey mektubumun sizi tam sıhhatte bulmasıdır. Sevgili ablam, beni hala seviyor musunuz? Polateti  Rumca <<ömrün uzun olsun>> demektir.

TEKİRDAĞ  
 
 
 


TEKIRDAG TEKİRDAG gram altın altın

Web'te Türkçe

 
Reklam  
   
Bugün 47 ziyaretçi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
www.sinemalar.com
www.sinemalar.com

Hazırlayan : Serkan